KISA KISA

Haberin öne çıkan noktaları

  • 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde görüntü yönetmenliği, yeni teknolojiler ve yapay zekânın senaryo yazımına etkisi ele alındı. Uğur İçbak, Gizem İbak, Ebru Yarkın ve Eylem Canpolat deneyimlerini ve değerlendirmelerini paylaştı.

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bugün sinema sektörünün güncel başlıklarına odaklanan iki etkinlik düzenlendi. Görüntü yönetmeni Uğur İçbak ile yönetmen Gizem İbak, yönetmen-görüntü yönetmeni işbirliğini ve yeni teknolojileri konuşurken; Dr. Ebru Yarkın ile senarist Eylem Canpolat, yapay zekânın senaryo yazımına etkisini değerlendirdi.

Festivalde film gösterimlerinin yanı sıra sinema alanındaki yeni gelişmelerin ve deneyimlerin aktarıldığı etkinlikler de sürüyor. “Yönetmen-Görüntü Yönetmeni İlişkisi ve Sinemada Yeni Teknolojiler” başlıklı atölyede İçbak ve İbak, birlikte çektikleri “Eudaimonia” adlı kısa filmden örnekler göstererek çalışma süreçlerini anlattı.

“Önemli olan hayal edilen görüntüyü yakalamak”

İçbak, bir projenin hazırlık aşamasına ve geliştirilme sürecinde gösterilen özenin kendi çalışma anlayışında önemli yer tuttuğunu söyledi. İbak ise görüntü yönetmeniyle çalışırken zihninde canlanan sahneyi karşısındakine mümkün olduğunca açık biçimde aktarması gerektiğini zamanla anladığını belirtti; kendisinin sahneyi görebildiğini ancak görüntü yönetmeninin bunu henüz bilmediğini ifade etti.

İçbak’ın tasarladığını belirttiği sahnede ana oyuncu tek planda oyununu sürdürürken yol arka planda akıyor, diğer oyuncular ise geriye dönüşler sırasında değişiyordu. İçbak, bu fikri gerçekleştirirken gösterişli bir teknik numara ortaya koymaya değil, yönetmenin hayalindeki görüntüyü kurmaya odaklandıklarını anlattı. İbak da hayal kurmanın sınırı olmadığını, ancak işe koyulunca korku ve otosansürün devreye girdiğini söyledi. Çekimin ne kadar zor olacağını önceden bilseydi belki de projeyi daha sınırlı tutabileceğini ekledi.

Çekimlerde çok sayıda yüksek teknoloji ürünü ekipmandan yararlandıklarını aktaran İçbak, İbak’ın gerekli araçları yurt dışından ücretsiz temin ettiğini belirterek imkânsızlık nedeniyle vazgeçilmemesi gerektiği mesajını verdi. İbak, sahnenin çekilebilmesi için yaklaşık 2-3 milyon liralık bütçeye ihtiyaç duyulabileceğini, o dönemde bir stüdyoda bir günlük çalışmanın 400 bin lira tuttuğunu anlattı. Bu maliyeti ne kendisinin karşılayabileceğini ne de onun adına bir başkasının üstlenebileceğini söyledi. Motion control ekipmanını getirmenin ve bu alanda biriyle çalışmanın da binlerce liralık gider oluşturduğunu belirtti.

İbak’a göre böyle bir projeyi hayata geçirmenin yolu, ilgili kişilere tek tek ulaşmak ve fikri anlatmaktan geçiyordu. Stüdyoya ilk gittiğinde kendisine temkinli yaklaşıldığını; ikinci ziyaretinde ön hazırlığını tamamlayıp storyboard çizimlerini sunduğunu aktardı. Yapay zekânın hayatlarında bugünkü kadar etkin olmadığı dönemde bütün hazırlıkları elle yaptığını kaydeden İbak, üçüncü görüşmesinde somut bir değerlendirme alabildiğini, dördüncü ve beşinci ziyaretlerde ise projenin tamamlanması halinde stüdyonun da çalışmayı portfolyosuna ekleyebileceğinin konuşulduğunu dile getirdi.

Türkiye’de dayanışma kültürünün hâlâ sürdüğünü vurgulayan İbak, İçbak’ı ararken çekindiğini ve her cümlesinde teklifi kabul etmeyebileceğini söylediğini anlattı. İçbak’ın ise kendisini ifade etmesini ve önce ne anlatacağını dinlemeyi önerdiğini aktardı. İçbak da İbak’tan projenin ne olduğunu, nerede ve ne zaman çekileceğini açıkça anlatmasını istediğini söyledi. Kısa filmler için bugüne kadar ücret talep etmediğini, para varsa ekibe harcanması gerektiğini belirten İçbak, Mehmet Aslantuğ’un da benzer bir yaklaşım sergilediğini ifade etti. Ayrıca İbak’ın projeye ciddi biçimde hazırlandığını vurguladı.

İbak, sinema öğrencilerine “olmaz” düşüncesiyle kendilerini baştan sınırlamamaları ve vazgeçmemeleri tavsiyesinde bulundu. “Bin Volt’lar” ve post-prodüksiyon şirketleriyle yapılan toplantılar dâhil, projenin birçok aşamasında işin yapılamayacağının söylendiğini aktardı. Türkiye’de en az yedi kamerayla çekilmiş 360 derecelik yol görüntüsü bulunmadığının kendisine iletildiğini, buna karşılık dünyada bu tür görüntülerin mevcut olduğunu ve dakikasının bin dolara mal olduğunu belirtti.

İbak, saat 19.00’da Los Angeles, Japonya ve Londra’daki şirket şubelerine e-posta göndererek görüntüyü kullanmak için destek istediğini söyledi. Yanıtın, yerel saatle henüz sabah 07.00 olduğu ve güne başlayıp karar verecekleri yönünde geldiğini aktardı. Ardından görüntülerin kendisine gönderileceğinin, ancak komisyon haklarının verilmeyeceğinin bildirildiğini; filmden gelir elde etmeyi düşünmediği için bunun sorun olmadığını ifade etti. Filmi izledikten sonra şirket yetkililerinin, çoğunlukla Netflix’le çalıştıklarını ve projeye destek sağlamaktan memnuniyet duyduklarını söylediğini belirtti. İbak, sürecin 15 kez yarıda bırakılabileceğini ancak sonunda tamamlandığını kaydederek öğrencilere kendi yaşadıklarından geçtiğini ve onların filmlerini izlediğini söyledi.

Yapay zekâ, senaristlerin rolünü nasıl değiştirecek?

“Geleceğin Senaryosu” başlıklı panelde Yarkın ve Canpolat, senaryo yazımındaki yeni yaklaşımları ele aldı. Yarkın, geleceği konuşurken yalnızca teknolojinin değil, insan kalabilmenin, insan emeğinin ve ahlaki sorumluluğun da tartışılması gerektiğini söyledi. Ona göre temel mesele yapay zekâyla üretim yapmakla sınırlı değil; yapay zekânın varlığına rağmen insan kalabilmek ve nasıl bir gelecek kurulmasının istendiğini sorgulamak.

Canpolat, senaristliğin yapay zekâ nedeniyle ortadan kalkabileceği yönündeki tartışmaların meslekleri tehdit altında gösteren listelerde senaristliği ilk üç sıraya taşıdığını belirtti. Bu ihtimali anlamak için konuyu araştırmaya başladığını ve süreç içinde felsefi tartışmalarla karşılaştığını söyledi. Yapay zekânın yeni, özgün ve anlamlı işler üretip üretemeyeceği ve bunu başardığında senaristlerin işini elinden alıp alamayacağı sorularının meslektaşları arasında gündemde olduğunu aktardı. Canpolat, bunun senaristlerin yapay zekânın kullanımına ne ölçüde izin verdiğiyle de ilgili olduğunu dile getirdi.

Televizyon dizileri yazdığını ve çalışma hayatının daha ticari tarafında bulunduğunu belirten Canpolat, her hafta 120 sayfa senaryo yazdıklarını ve bu temponun 30-35 hafta sürdüğünü anlattı. Yapay zekânın bu yoğunluğu hafifletebileceğini kabul eden senarist, ancak konuya, temaya ve anlatılmak istenen meseleye kimin karar vereceğinin belirleyici olduğunu söyledi. Yapay zekânın senaristin ortağı, baş yazarı ya da asistanı olarak mı konumlanacağına, bu teknolojiyi kullanan senaristlerin karar vereceğini ifade etti. Canpolat, yapay zekânın yeni bir rakip olarak görüldüğünü ve insanın ondan daha anlamlı işler üretip üretemeyeceği ile yapay zekânın sanat üretip üretemeyeceği sorularının tartışıldığını da ekledi.

Canpolat, ABD’de senaristlerin bu konuda grev yaptığını ve sözleşmelere yapay zekâyla ilgili maddeler eklendiğini hatırlattı. Bu düzenlemeler kapsamında yapımcıların yapay zekâ tarafından oluşturulmuş bir materyal verdiklerinde bunu belirtmeleri, senaristlerin de senaryo yazarken yapay zekâdan yararlanırlarsa bunu açıklamaları gerektiğini söyledi. Ayrıca ABD’de senaristlerin, eserleriyle yapay zekâ sistemlerine eğitim verildiği gerekçesiyle bu şirketlerden telif talep etmeye başladığını aktardı. Canpolat, sektörde artık çalışamayan deneyimli senaristlerin yapay zekâ ajanlarını geliştirmek ve sistemlerin daha iyi senaryolar yazmasını sağlamak amacıyla işe alındığını da öğrendiğini belirtti.

Yarkın, meslekleri ellerinden alabilecek asıl gücün yapay zekânın kendisinden çok onu yönetenler olacağını savundu. Bugünkü durumu bilgisayar öncesi, yalnızca kitap okunan döneme dönüşe benzetti. Bu değişim doğru okunursa yapay zekânın yönetilebileceğini, sorgulanıp eleştirilebileceğini ve farklı olasılıklar arasından seçim yapılarak yönlendirilebileceğini söyledi. Yarkın’a göre bu yaklaşım benimsendiğinde insanlar mesleklerini kaybetmiş olmayacak.