Köşe Yazısı

Uzun süre Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Avrupa'nın farklı ülkelerinde eğitim, staj ve iş sebepleriyle bulunma imkanım oldu. Bu süre boyunca farklı yerler gördüm, insanlarla tanıştım ve farklı kültürleri gözlemlemek gibi güzel deneyimlerim oldu ancak bu deneyimler arasında zaman zaman karşılaştığım önyargılar ve ırkçılık da vardı.

Özellikle Türk olduğum, Türkiye'den geldiğim öğrenildiğinde oldukça garip, hatta bazen komik sorularla karşılaştım. Türkiye'nin medeni bir ülke olup olmadığı, insanların nasıl giyindiği, kadınların haklarının olup olmadığı gibi sorular bunlardan bazılarıydı. Bazen karşımdaki kişiye milletimi, kültürümü ve geldiğim ülkenin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlama ihtiyacı içinde buldum kendimi.

Fakat zamanla başka bir şeyi daha fark ettim.

Çevremde, benim gibi Türk olup Türkiye'nin seküler bir ülke olduğunu anlatırken toplumun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğunu neredeyse yok sayan bir kesimin de olduğunu gördüm. Bazı arkadaşlarımın, kendilerinin ve Türkiye'deki nüfusun Müslüman olduğunu ancak dini görevlerini yerine getirmediklerini, bunu da Avrupa'da yaşayan ve dini pratiklerini günlük hayatında uygulamayan Hristiyanlarla benzerlik kurarak özellikle vurguladıklarına şahit oldum.

Bunu neden yaptıklarını tam olarak anlayamadım.

Çünkü Türkiye'nin seküler bir devlet olmasıyla toplumun çoğunluğunun Müslüman olması birbirine zıt şeyler değil.

Bu toplumda tesettürlü olan, dini ibadetlerini düzenli olarak yerine getiren insanlar olduğu gibi, dini hayatının merkezine koymayan insanlar da var. Türkiye'de binlerce tarihi cami bulunuyor tamamı bu toplumun ve tarihimizin bir parçası olan.

Ancak Avrupa'da kabul görülmek için Türkiye'nin yalnızca belirli bir kesiminden bahsediliyor toplumun diğer kesimi adeta görünmez kılınıyordu.

Sanki Türkiye'yi anlatırken, karşılarındaki insanların kabul edeceği bir Türkiye resmi çizmek gerekiyordu.

Bunun yanında Osmanlı İmparatorluğu'nu sevmediklerini ve döneminde aldığı bazı kararları onaylamadıklarını belirtenlerle de karşılaştım. Oysa tarihte yaşanan bir olayı değerlendirirken onu yalnızca bugünün değerleriyle değil yaşandığı dönemin koşulları, siyasi yapısı ve toplumsal gerçekliğiyle ele almak ve irdelemek gerektiğine inanıyorum.

Burada anlayamadığım bir şey vardı:

Osmanlı İmparatorluğu da tarihimizin bir parçası değil miydi?

Türkiye Cumhuriyeti elbette kendi kurumları, değerleri ve tarihiyle farklı bir dönem ancak Cumhuriyet'in geçmişi, bu toprakların yüzyıllar boyunca yaşadığı tarihsel süreçten bağımsız değildir.

Osmanlı İmparatorluğu da tarihimizin önemli dönemlerinden biridir. Bu dönemde bilimden kültüre, edebiyattan sanata kadar pek çok alanda önemli bir birikim oluşmuştur. Osmanlı yine Doğu ile Batı arasındaki kültürel ve bilimsel etkileşimde de önemli bir konuma sahipti.

Tarih, Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere bizi biz yapan ve bugün bulunduğumuz noktaya getiren bütün bu süreçlerin toplamıdır.

Osmanlı'nın geniş bir coğrafyada farklı millet, kültür ve dilden insanları yüzyıllar boyunca bir arada yaşatmış olması da tarihimizin önemli bir parçasıdır? Neden tarihin bu yönünü de anlatmıyoruz?

Bugün tanıştığım bir yabancıyla yaptığım konuşma, tüm bunları yeniden düşünmeme ve yazmama neden oldu. Bana Türkiye'de Atatürkçü-laik kanatta mı, yoksa İslamcı olarak tanımladığı Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu grupta mı olduğumu sordu.

Ona Türkiye'nin seküler bir devlet olduğunu, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğunu anlattım. Bununla birlikte toplumun çoğunluğunun Müslüman olduğunu ve bunu inkar etmenin de bir anlamı olmadığını söyledim.

Türkiye'nin farklı oluşumların veya toplulukların bir parçası olabilmek için kendi tarihini, kültürünü ve inançlarını inkar edip bir kenara koymak zorunda olmadığını düşünüyorum.

Türkiye'nin Müslüman çoğunluğa sahip olduğunu kabul etmek, Türkiye'nin bir İslam devleti olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde seküler bir devlet olduğunu savunmak da toplumun dini kimliğini yok saymayı gerektirmez.

Atatürk'ün, her Türk genci gibi benim de kalbimde ayrı bir yeri olduğunu söyledim. Yine, bilinçli bir birey olarak bu toprakların tarihinin yalnızca belirli dönemlerini değil, bütününü tanımam gerektiğine inanıyorum.

Çünkü geçmişimizi yalnızca bugün bize daha kabul edilebilir görünen parçalarını seçerek anlatamayız.

Ne kadar uygar olduğumuzu, ne kadar medeni olduğumuzu, ne kadar açık görüşlü olduğumuzu anlatmaya çalışıyoruz.

Oysa gerçek anlamda kendimizi kanıtlamanın yolu, kim olduğumuzu gizlemekten değil, kim olduğumuzu bilmekten geçiyor.

Kendimizi kabul ettirmek için geçmişimizi saklamak, kültürümüzden utanmak ya da toplumsal gerçekliğimizin yalnızca bir bölümünü anlatmak zorunda değiliz.

Türkiye'nin hem seküler devlet yapısını hem de Müslüman çoğunluğa sahip toplum yapısını aynı anda anlatabiliriz.

Hem Cumhuriyetimizi hem Osmanlı geçmişimizi tarihimizin farklı dönemleri olarak görebiliriz.

Hem Atatürk'ü hem de bizi bugüne taşıyan tarihimizin diğer dönemlerini gururla anabiliriz.

Çünkü bir toplumun geçmişini kabul etmesi, geçmişteki her şeyi koşulsuz olarak onaylaması anlamına gelmez.

Tam tersine, kendi tarihini bütün yönleriyle bilmek, eleştirmek ve anlamaya çalışmak, bir toplumun kendisini daha iyi tanımasının yoludur.

Belki de Batı'ya kendimizi kanıtlamaya çalışmak yerine önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu sorunun cevabını başkalarının bizi nasıl görmek istediğine göre değil; kendi tarihimiz, kültürümüz ve gerçekliğimiz üzerinden vermeliyiz.

Yorumlar 0

0/1000
Yorumlar yükleniyor...