Haberin öne çıkan noktaları
- Haftanın kitap eleştirileri, Jon Fosse’nin “Vaim”inden Adalet Ağaoğlu’nun “Ruh Üşümesi”ne ve Rachel Kushner’ın “Yaratılış Gölü”ne uzanıyor. Üç değerlendirme; yalnızlık, kadın ve erkek olma hâli ile romanlarda anlatının sınırlarını ele alıyor.
Bu haftanın kitap seçkisinde Jon Fosse’nin “Vaim”, Adalet Ağaoğlu’nun “Ruh Üşümesi” ve Rachel Kushner’ın “Yaratılış Gölü” romanlarına ilişkin üç değerlendirme yer alıyor. A. Ömer Türkeş, Fosse’nin romanını; Başak Sipahioğlu, Ağaoğlu’nun eserini; Behçet Çelik ise Kushner’ın romanını inceliyor.
Deniz Canefe çevirisiyle Monokl Yayınları tarafından yayımlanan “Vaim”, 2023 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Norveçli yazar Jon Fosse’nin bu ödülden sonra kaleme aldığı roman. Eser, görünenle görünmeyen, gerçekten var olanla özlenen arasındaki ilişkiyi iç gözlemler üzerinden kuruyor. Fosse, hayatı kaçırmış insanların zihninde dolaşan düşünceleri ve dile getiremedikleri duyguları açığa çıkarırken, küçük ya da büyük arzularını da görünür kılıyor. Kuzey’in sakin atmosferinde süren sıradan hayatları, çarpıcı ayrıntılarla anlatıyor.
Romanın adı, ana karakterlerden Jatgeir’in yaşadığı Batı Norveç kıyısındaki küçük yerleşimden geliyor. Fosse’nin kendi memleketi Vadheim’den esinlenerek yarattığı hayalî Vaim köyünde bir dükkân, bir otel, küçük bir gazete bürosu, iskele ve kafenin yanı sıra birkaç küçük konut bulunuyor.
Uzun yıllara yayılan hikâye, üç farklı erkeğin anlatımıyla ilerliyor. Bunlardan Jatgeir’in ara sıra görüştüğü arkadaşı Elias dışında kimsesi yok; olgun yaşlarına gelmiş bu adam daha önce bir aşk ilişkisi de yaşamamış. Gençken aşka yaklaşsa da Eline’yle birkaç cümle dışında bir yakınlık kuramamış. Yıllar sonra onun hakkında bildiği tek şey, Eline’nin başka bir kıyı kasabasından bir adamla evlenip köyden ayrıldığı. Buna rağmen teknesine Eline adını veriyor.
Hikâyenin başında Jatgeir, alışveriş yapmak üzere teknesiyle Fosse’nin Bergen için kullandığı “Bjørgvin” adına doğru yol alırken geçmişi düşünüyor. Alacakları arasında düğme dikmek için iğne ve iplik de var. Bu yolculuk, hem alışverişin hem de umudu canlı tutmanın bahanesi niteliğinde.
A. Ömer Türkeş’in Sanatatak’ta yayımlanan değerlendirmesine göre roman, ilk karşılaşmada okura zorlayıcı görünse de içine girildiğinde sürükleyici bir anlatım ve dingin bir ritim kazanıyor. Tekrarlar metnin temposunu belirlerken, bu uzak ve tenha çevrede yaşanan sıradan olaylar küçük dokunuşlarla ışıldıyor ve yeni anlamlar ediniyor. Dile getirilemeyenler belirginleşiyor; Fosse’nin eserlerinde görülen melankoli “Vaim”de de hissediliyor. Öte yandan dış görünüşleriyle pek örtüşmeyen duygusal yanlarıyla naif erkek karakterler, romana mizah da katıyor.
İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Adalet Ağaoğlu’nun “Ruh Üşümesi” romanını Başak Sipahioğlu, edebiyatımızın şiirsel metinler arasında değerlendirilebilecek en özgün ve güzel örneklerinden biri olarak nitelendiriyor. 2020’de yaşamını yitiren Ağaoğlu’nun bu eseri, son sayfası tamamlandıktan sonra da okurun zihninde sürüyor. Sipahioğlu, roman bittiğinde okurun “Bütün bunlar oldu mu? Gerçek miydi? Kadın ve erkek o masadan kalktı mı? Bu kadın ve erkeğin gölgesinde kaç kadın ve erkek vardı? Biz değil miyiz bu kadın ve erkek yahu!” sorularıyla baş başa kaldığını aktarıyor. Bu sorgulama, insanı kendi yaşamını gözden geçirmeye, yakınındaki hayatlara dikkat kesilmeye ve onları kendi yaşam alanıyla karşılaştırmaya yöneltiyor.
Roman, bir lokantada garsonun yönlendirmesiyle aynı masayı paylaşan, birbirini tanımayan bir kadınla bir erkeğin karşılaşmasıyla açılıyor. İkilinin sessizlikleri ve konuşmaları; içlerinden geçirdikleri, söyleyemedikleri, yaptıkları ya da yapmayı düşündükleri, iç çekişleri, itirafları, acıları ve arzuları anlatının akışını oluşturuyor. Okur, bu karşılaşma üzerinden kadın ve erkek olmayı, tekil bir birey ile “biz” olma hâlini düşünmeye ve sorgulamaya çağrılıyor.
Kadınla erkek, “ruh üşümesi” yaşadıkları bir sırada karşılaşıyor ve birbirlerinde ruhlarını, bedenlerini ısıtmaya çalışıyor; bunu başarıyorlar da. Aralarındaki sıcaklık düşünsel ya da tensel bir nitelik taşıyabiliyor. Hikâyeleri roman boyunca yavaş ve temkinli, ancak cesur ve doğal bir biçimde ilerlerken, kadın ve erkek olmanın; bir ve biz olmanın sade, simgesel ve gösterişsiz bir anlatımına dönüşüyor. Sipahioğlu’nun değerlendirmesi Edebiyat Burada’da yayımlandı.
Ceren Öztuna Kaynakcı’nın Türkçeye çevirdiği Rachel Kushner imzalı “Yaratılış Gölü”, Siren Yayınları’ndan çıktı. Behçet Çelik’in K24’te yayımlanan değerlendirmesinde, romanın önemli bir kısmını anlatıcı Sadie’nin gizlice okuduğu e-postaların oluşturduğu aktarılıyor. Sadie, adının takma ad olduğunu söylüyor ancak roman boyunca gerçek adını açıklamıyor. Şifresini kırdığı e-postalar, köy yaşamına çekilmiş eski devrimci Bruno Lacombe’a ait. Bruno, Fransa’daki bir köy komününün genç yöneticilerinin farklı konulardaki sorularını yanıtlıyor; bu yazışmalar uzun açıklamalar ve bilgi aktarımı içeriyor.
Bruno doğrudan romana girseydi, düşüncelerini konuşarak dile getirmesi gerekecek, anlatı da bir karakterin uzun uzun ders verir gibi konuştuğu metinleri hatırlatacaktı. Kushner’ın seçimi ise Sadie’nin hiç tanışmadığı bir kişinin fikirlerini öğrenip aktarmasını sağlıyor. Ayrıca e-postaların olduğu gibi aktarılmaması, Sadie’nin kendi yorumlarını araya ekleyerek alıntı yapması, konuşma üzerinden kurulan anlatılardaki öğretici tonu azaltıyor. Bununla birlikte, kuramsal ve tarihî bilgilerin bloklar hâlinde sunulması bütünüyle ortadan kalkmıyor.
Çelik, bu anlatım tercihini günümüz romanlarında kullanılan yöntemler üzerinden de tartışıyor: Her şeyi bilen “Tanrı-yazar” ortadan kalkmış olsa da birinci tekil kişi anlatıcıların olağan koşullarda bilemeyeceği standart bilgilerin ötesine geçmesini sağlayan araçlara ihtiyaç devam ediyor. E-postaların hack’lenmesi gibi teknolojik gelişmeler de bu ihtiyacı karşılamak için elverişli bir imkân sunuyor.


