KISA KISA

Haberin öne çıkan noktaları

  • İstiklal Caddesi’nde şiir yazarak geçimini sağlamaya çalışan Oktay’dan Muharrem Coşkun’a, Beyoğlu’nun şiir duraklarından Serdar Koçak’a uzanan bir İstanbul hatırası. Şairin ardından, “Ben Napoli Radyosu”nun bıraktığı sözcükler ve şiirlerle veda ediliyor.

Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’ni her gün bir uçtan ötekine yürüyerek dolaşan ve yazdığı şiirlerle geçinmeye çalışan bir adam vardı. Adının Oktay olduğunu sanıyorum. Saçlarını yanlardan uzatıp üst bölümde yapıştırarak açılan yerleri kapatırdı. Gün boyu aceleyle yürür, boynundaki kravatı eksik etmezdi. Üstü başı eskiydi ama bakımsızlıktan perişan düşmüş biri değildi.

Cadde boyunca karşılaştığı insanlara selam verir, güzelliklerinden esinlenerek onlara şiir yazmayı önerirdi. Çoğu zaman kolunun altında kalın bir dosya taşırdı. O yıllarda insanlar kendileri için şiir yazılmasını isterdi. Belleğim beni yanıltmıyorsa Oktay, 2004-2005’e kadar İstiklal’de dolaşmayı ve caddeden geçenlere şiir yazarak yaşamını sürdürmeye çalışmayı sürdürdü.

Yaz sıcağında terini sildiği mendil de yanından ayrılmazdı. Sakallı olup olmadığını bugün kesin biçimde hatırlayamıyorum; zihnimde öyle kalmış olabilir. “Sokak Mobilyaları”nı kaleme aldığı dönemde Oktay Güzeloğlu’nun cadde üzerinde bu şairle gün içinde kaç kez karşılaştığını kim bilebilir? Oktay’ın herhangi bir şiiri bir dergide, kitapta ya da antolojide yayımlandı mı acaba? Olsa keşke, ne güzel olur.

Yanınıza yaklaşır, şair olduğunu söylerdi. Kolunun altındaki dosyayı açıp rastgele birkaç sayfa çevirir, şiirlerinden kısa parçalar okuduktan sonra size de şiir yazmayı teklif ederdi. Memleketimizde şiirin nabzı Beyoğlu’nda atmaz mıydı zaten? Hayat; duruşmalarla, uzak ilçenin dillere düşen soğuğuyla ve gözaltına alınmış arkadaşların sabahıyla bizi sınarken, İstanbul’un yağmura karşı kendini savunduğu günlerde şiirin yüreğinin de incindiğini kim inkâr edebilir?

İstiklal’den Galata Kulesi’ne uzanan şiir günleri

O yıllarda şiir matinelerine gider, sahne sırasının bize gelmesini sabırsızlıkla bekler ve şiirlerimizi coşkuyla okurduk. Yazarlık yolunda ilerlemenin bir parçası da bu buluşmalara, şiir dinletilerine katılmaktı. 2004’te yine Galata Kulesi’nin önündeydik; şiir okuyorduk.

Bir festival kapsamında, yaz günü kulenin dibine kurulan sahnede şiir okuduğumuz anı hatırlıyorum. O günden aklıma en çok Doğan Ergül geliyor. Güneşin altındaki günü biraz olsun katlanılır kılmak için gitmeden önce aramızda para denkleştirmiş, ateş suyu içmek üzere küçük bir komün kurmuştuk. Doğan Ergül, 2004’te şiirini okurken öfkeli ve yorgundu. Şiirindeki öfke de öyleydi; yaşadığı müddetçe diri bir kızgınlığı besledi, şiiri ise güçlü kaldı.

Aynı festivalde sunuculuk görevini de ben üstlenmiştim. O gün sahneye çıkıp şiirlerimizi okuduk. Hava sıcaktı; Galata Kulesi’nin dibinde bizi dinleyenlerin bizden ibaret olduğu öylesine belliydi ki çevremizde bu durumu dert edecek kimse bile yoktu. Şairler ve dinleyiciler olarak hepimizden ibarettik.

Bize verilen süre dolunca kulenin yanındaki sahneden ayrılıp kendi hâlimize çekildik. Ardından genç müzisyen arkadaşlar sahneye çıktı. Çevrede göz ucuyla bizi izleyenlerin aslında müzisyenlerin performansını beklediği, sahneye çıkar çıkmaz anlaşıldı. Dakikalar içinde ön taraftaki kalabalık hızla büyüdü; coşkulu alkışlar yükseldi. Bunu itiraf etmeliyim.

2003’te festivalde konuğum olan Vahap-Özge-Ünlü, müzikleriyle etkinliğe eşlik ediyordu. O günlerin yoksulluğu, herkesten önce “Biri Yitik İki Ülke”nin şairi Soysal Ekinci’yi vurmuştu. Filistin için yazdığı şiirler, kitabında bir direniş simgesi olarak duruyor. Bugünün geniş zamanlı tacirleri Filistin’den söz etmeden önce Soysal’ın şiirlerini okusalar, belki bir utanma duygusunun eşiğinde duraklama ihtimali bulabilirler; bundan emin değilim.

Edip Cansever’i, Orhan Veli’yi, Yahya Kemal’i ve Sait Faik’i anmak gerekir mi, emin olamıyorum. İstanbul’da, özellikle Beyoğlu’nda Eptalofos Kahvesi, Baylan ve Markiz Pastanesi, Pera Palas ile Narmanlı Han gibi pek çok yerde, şiirle kendini yeniden var eden bir kuşak yaşadı. Bu kuşak, söz konusu mekânları yaşanır ve yazılır kıldı. Bugün Narmanlı Han’da poz veren gösterişli koleksiyonerlerden kim söz etmek ister? Ellerindeki kahve bardaklarını meşale gibi tutuyorlar; şiir ise artık oraya uğramıyor. İyi ki de uğramıyor.

Bir gün bir arkadaşımla bir yere yetişmeye çalışırken Oktay İstiklal Caddesi’nde önümüzü kesti. Arkadaşıma şiir yazmak istediğini söyledi. Arkadaşım önce nazlandı; Oktay da ısrar etmeye hazırlanıyor gibiydi. Yine yaz sıcağıydı. Hayat, yalnızlıkla çevremizi sarıyordu.

Oktay’dan kolayca kurtulamayacağını anlayan arkadaşım beni gösterip, “Ya zaten arkadaşım da şair” dedi. Oysa bizim şairliğimiz, onun yanında bir mahya yazmak kadar hafif kalırdı. Varlığını o gün yazacağı birkaç şiire borçlu olan biriyle yarışmak, boy ölçüşmek ya da kendini kıyaslamak kolay mı?

“Çekilip gitsenize bir yerlere,” diye çıkıştı Oktay. “Zaten piyasa kötü, işler kesat; bir de sizinle uğraşmayalım şair eskileri.” Son sözlerini söyleyip caddede yürümeyi sürdürdü. “Beyoğlu’nun Şiir Durakları” fikri henüz ortaya çıkmamışken şiir çoktan sokağa inmişti. Oktay acaba o duraklardan birinde miydi, bu hikâyenin neresinde duruyordu? Kolunun altındaki dosyada yazılı şiirler şimdi nerede, birilerinin elinde ya da bir yerde duruyor mu, bilmiyorum.

Şiir yazarı şair Muharrem Coşkun’u da hatırlıyorum. Refik Durbaş, onun gündelik hayatını ve şiir satıcılığını şöyle anlatmıştı:

“Ona sabahları Kadıköy-Sirkeci vapurunda rastlayabilirsiniz. Öğleden sonraları Galata Köprüsü’nün altındaki Ümmü Gülsüm’ün Erzurum Çay Evi’nde. Akşam üzerleri ise Sultanahmet Meydanı’nda… Siyah bond çantası her zaman sağ elindedir. Sol kolunda bir deste kâğıt taşımaktadır. Başında siyah fötr şapkası hiç eksik olmaz. Siyah gömleğinin yakası her zaman kapalıdır. Sabahları siyah ceketiyle dolaşır. Yalnız akşam üzerleri Sultanahmet’te gezerken ceketini çıkardığı görülmüştür. Çünkü Sultanahmet’te bir otelde konaklamaktadır. Giysi değiştirmek kolaydır bu yüzden. Hem turistlere böylece uymak da gerekmez mi? Sessizce gelip geçer yanınızdan. Günümüz çağdaş şairlerinden çok, nesli tükenmiş bir destan yazıcısı. Şiir satıyordur, şiir kitabı değil. Elinden düşürmediği çantanın üzerinde oldukça okunaklı bir beyaz yazı: Şiir Yazarı Şair. Bütün kimliği budur. Kimliğinin ayrıntılarını öğrenmek için bir şiirini almanız gerekecektir. Ayrıntılar mı?”

Coşkun’un şiirinin başlığı “Güzel Kızlar İçin Hatıra Şiiri”ydi. Şiirin altında “Yazan ve Hazırlayan: Şiir Yazarı Kırkağaçlı Şair: Muharrem Coşkun” ifadesi yer alıyordu. Dizeleri şöyleydi:

“Bakın şu güzele bakın gelir salına salına / Şafak sandım yanağının alına / Salıvermiş belden aşağı ipek şalına / Dünya güneşi kızlar”

Ne zaman zor durumda kalsam Refik Durbaş’ı hatırlıyorum. Refik abi, elim uzanmak isteyeceği yerlere benden önce varmış, yazılabilecekleri benden önce yazmıştı. Bıraktığı mirası tekrar tekrar okumaktan, notlar çıkarmaktan ve onu kaynak göstermeye devam etmekten vazgeçmeyeceğim.

Refik abi, “Şiir Yazarı Şair Kırkağaçlı Muharrem Coşkun” başlıklı yazısını Muharrem Coşkun’la yüz yüze görüşerek hazırlamıştı. Söyleşi, Cumhuriyet gazetesinin 21 Haziran 1987 tarihli sayısında “Şiir Yazarı Şair” başlığıyla yayımlandı. Durbaş, neden kitap değil şiir sattığını anlattığı şaire, destancıya köşesinde yer verdi. Yazıyı gazete arşivinde bulduğumu söylemek, elbette eserekli bir arşivci gibi davranmak olurdu. Oysa metni, Boyut Yayınları tarafından Ekim 1988’de yayımlanan “Yazılmaz Bir İstanbul” kitabından aldım. İlgili sayfaya ulaşmak da zor olmasa gerek.

Bu yazıyı kaleme alırken Serdar Koçak’ın da aramızdan ayrıldığını öğrendim. “Ben Napoli Radyosu”, unutamadığım kitaplarım arasında hep yer aldı. Bazı arkadaşlarımın telefonunu “Ben Napoli Radyosu” diyerek açtığım çok olmuştur. Birkaç yıl önce “Afet Hanım” ve “Yoncanın Bekası” kitaplarını okumuştum; ortak arkadaşlarımız da çoktu. Yağmurun ve soğuğun hüküm sürdüğü bir İstanbul akşamında, bir cami avlusundan onu da sonsuzluğa uğurladık.

Şair Serdar Koçak’a, bize bıraktığı sözcükler ve şiirler için saygı ve kıymetle, “Pervaz” şiirinden bir bölümle veda edelim:

“şimdi anımsayamadığım bir renkle süzüyordum dünyayı / rengimle karşılaştığımda gözenekler tıkanıverdi / gece değildi hiçbir şey göremiyordum yordamsız bakma / tutkuya benzedi.”

Yorumlar 0

Yorumlar yükleniyor...