Haberin öne çıkan noktaları
- Nepal-Tibet sınırında yüzlerce kişinin ölümüne yol açan selin, büyük bir buzulun çökmesiyle bağlantılı olduğu düşünülüyor. Uzmanlar Türkiye’de Himalayalar’daki ölçekte bir tehlike beklemese de Ağrı Dağı, Hakkari ve bazı yüksek dağlık bölgelerin izlenmesi gerektiğini belirtiyor.
Nepal-Tibet sınırında yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği sel felaketinin, büyük bir buzul kütlesinin koparak çökmesi sonucunda meydana gelmiş olabileceği değerlendiriliyor. Dağların zirvelerinde oluşan buzulların meydana gelmesi kimi zaman binlerce yıl sürebiliyor ve bu yapılar yüzlerce metre kalınlığa ulaşabiliyor.
Bu tür yüksek dağlık arazilerde buzullar, normal şartlarda ilkbaharla birlikte yavaş yavaş eriyerek vadilerden geçen akarsuları besliyor. Böylece çevredeki yaşam için önemli bir su kaynağı oluşturuyor. Ancak buzulların erimesi veya deprem gibi farklı doğa olayları, buzul önündeki doğal setlerin aşılmasına yol açabiliyor. Ortaya çıkan büyük su kütlesi, beraberinde taşıdığı buz, kaya, çamur ve diğer malzemelerle ölümcül sellere dönüşebiliyor. İklim değişikliği de bu tehlikeyi büyüten başlıca etkenler arasında gösteriliyor.
Türkiye’de Himalayalar Ölçeğinde Bir Risk Beklenmiyor
Dünyanın en hızlı ısınan kuşaklarından Akdeniz havzasında bulunan Türkiye’de, Nepal-Tibet sınırındaki felakete benzer olayların yaşanıp yaşanmadığı ve Ağrı Dağı ile Cilo Dağları’nda benzer risklerin bulunup bulunmadığı gündeme geldi.
İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tolga Görüm, Nepal-Tibet felaketinde kopan buzulun boyutunun İstanbul’un Kadıköy ilçesinin yüzölçümüyle kıyaslanabilecek büyüklükte olduğunu belirtiyor. Uzmanlar ise bu ölçekte bir buzul tehlikesinin Türkiye açısından söz konusu olmadığını ifade ediyor.
İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya, Türkiye’deki güncel buzul alanlarının Himalayalar’daki devasa buzul sistemlerinden önemli ölçüde ayrıldığını vurguluyor. Sarıkaya’ya göre Türkiye buzulları küçük, yüksek dağlık kesimlerde yer alan ve topoğrafik açıdan birbirinden bağımsız yapılardan oluşuyor.
Bu nedenle Türkiye’de buzul gölü patlamasına bağlı büyük ölçekli bir sel, yani GLOF olarak adlandırılan olayın beklenmediğini belirten Sarıkaya, ülkedeki buzulların önünde Himalayalar’daki örnekler kadar büyük göller oluşmadığını söylüyor. Bununla birlikte, buzul kopmalarının yerel ölçekte tehlike yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Söz konusu riskin özellikle yaz mevsiminin son bölümünde, ağustos ayının sonu ile eylül ayının başı arasında arttığı belirtiliyor. Böyle bir kopma, yerleşim alanları açısından olduğu kadar yüksek kesimlerde hayvancılık yapan kişiler için de tehlike oluşturabiliyor.
Ağrı Dağı’nda 1840’taki Felaket
Bilimsel kayıtlara göre Türkiye’de buzul kopmasına bağlı sellerin en bilinen tarihsel örneği, 1840 yılında Ağrı Dağı’nın kuzeydoğu eteklerindeki Ahura Vadisi’nde, diğer adıyla Cehennem Deresi’nde yaşandı. Olayın nasıl meydana geldiğine ilişkin farklı bilimsel değerlendirmeler bulunuyor.
İtalya ve ABD’den araştırmacıların 2019 yılında Geomorphology dergisinde yayımladığı çalışmaya göre, deprem ve muhtemel volkanik faaliyetlerin ardından kar ile buzun hızla erimesi, büyük bir çamur, buz ve kaya akışına dönüştü. Araştırmacılar, bu akışın aşağıdaki yerleşimlere ulaştığını ve geniş bir yelpaze biçiminde tortul bir alan bıraktığını belirterek olayı “lahar”, yani volkanik çamur akması olarak yorumladı.
Prof. Dr. Tolga Görüm ise bu açıklamaya bütünüyle katılmıyor. Görüm, olay sırasında devasa bir kaya ve buz kütlesinin vadiden aşağı hareket ettiğini, tarihi kayıtlara göre yaklaşık 1.300 kişinin hayatını kaybettiğini aktarıyor.
Yaklaşık 21 kilometre boyunca ilerleyen kütlenin Ahura Vadisi’ndeki bir köy yerleşimini ortadan kaldırdıktan sonra vadideki dereyi tıkadığını anlatan Görüm, yedi gün sonra doğal setin yıkılmasıyla biriken suyun serbest kaldığını ve ikinci bir sele neden olduğunu belirtiyor. Bu ikinci olay sonucunda dağın eteklerindeki bir köyde 400 kişinin yaşamını yitirdiği ifade ediliyor.
Uzmanların ortaklaştığı değerlendirme ise Ağrı Dağı’nın bugün de buz kopması ihtimali bakımından izlenmesi gereken bölgeler arasında bulunduğu yönünde.
Buzullar Küçülüyor, Yerel Riskler Artıyor
İklim değişikliğinin etkisiyle Türkiye’deki buzulların küçüldüğünü ortaya koyan çok sayıda bilimsel çalışma bulunuyor. Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya’nın uydu görüntülerine dayanan araştırmasına göre Ağrı Dağı’ndaki buz örtüsü, 1976 ile 2011 yılları arasında yaklaşık yüzde 29 oranında küçüldü.
Araştırma, buzul alanının yaklaşık 8 kilometrekareden 6 kilometrekareye gerilediği dönemde bölgede belirgin bir sıcaklık artışı yaşandığını gösteriyor. Sarıkaya, “Türkiye buzulları iklim değişikliğine karşı son derece hassas” değerlendirmesini yapıyor.
Buzulların geri çekilmesi, yüksek dağlık alanlarda yeni ve küçük göllerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bu gölleri tutan doğal setlerin dayanıklılığı, kaya düşmeleri ve buz-kaya kopmaları ise yerel ölçekte risk yaratabiliyor.
Sarıkaya, “Ayrıca ani erime, şiddetli yağış veya kar-buz çığları; özellikle dar vadilerde dere akımlarını ve taşkın dinamiklerini etkileyebilir” sözleriyle, farklı süreçlerin bir araya gelmesi halinde tehlikenin büyüyebileceğine işaret ediyor.
Kaya Çığlarında İklim Değişikliği Etkisi
Prof. Dr. Görüm de küresel ısınmayla birlikte buzulların erimesinin kaya çığları riskini artırdığına dikkat çekiyor. Görüm bu durumu, “Yük azalıyor ve [kayanın] kayma olasılığı artıyor. Ortamda su da varsa bu tip olayların gerçekleşme ihtimali artıyor” sözleriyle açıklıyor.
Görüm’ün aktardığı bilgilere göre, normal koşullarda kayaya tutunmuş durumdaki buzulların arkasında ve altında çok sayıda çatlak sistemi bulunuyor. Sıcaklıkların yükselip düşmesiyle oluşan sıcak-soğuk döngüsü, bu çatlakların zaten genişleme eğilimi göstermesine yol açıyor.
Buzullar geri çekildikçe daha önce buzla kaplı olan kayalar güneş ve sıcaklık etkisine daha fazla maruz kalıyor. Çatlaklara sızan su da kararsız hale gelmiş bu kaya ortamını daha dengesiz bir yapıya dönüştürüyor. Böylece yamaçtan büyük bir kaya ve buz kütlesinin kopma ihtimali yükseliyor.
Saatte 150 ila 300 kilometre hıza ulaşabilen bu tür kütleler, hareketleri sırasında daha fazla kaya ve toprağı da önüne katabiliyor; güzergâhındaki hemen her şeyi sürükleyebiliyor. Buzul kopmaları ve kaya çığları yalnızca doğal süreçlerle değil, aşırı yağış, deprem, madencilik amacıyla gerçekleştirilen patlatmalar ve yol açma çalışmaları gibi insan faaliyetleriyle de tetiklenebiliyor. İklim değişikliğinin yol açtığı aşırı sıcaklar ve aşırı yağışlar ise bu tabloyu daha da ağırlaştırabiliyor.
Erzurum, Artvin ve Kağızman da İzleniyor
Prof. Dr. Görüm, Türkiye’deki geçmiş örnekler arasında 1890 yılında Erzurum civarındaki Devre Dağı’nda meydana gelen ve 145 kişinin ölümüne neden olan çığı da gösteriyor. Bu olayın, o dönemde Erzincan’da meydana gelen bir deprem tarafından tetiklenmiş olabileceği düşünülüyor.
Görüm’e göre Erzurum ve Artvin, risklerin takip edilmesi gereken bölgeler arasında yer alıyor. Bir başka hassas nokta olan Kars’ın Kağızman ilçesindeki Deniz Gölü’nü tutan doğal setteki hareketlilik de uydu verileriyle izleniyor.
Türkiye’de buzulların en yoğun bulunduğu bölgelerden biri olan Hakkari’de ise özellikle küçük yerleşimlerin bulunduğu çok sayıda alanın kırılgan olduğu belirtiliyor. Uzmanların değerlendirmeleri, Türkiye’de Himalayalar’daki ölçekte bir buzul gölü patlaması beklenmediğini; ancak iklim değişikliği, buzulların geri çekilmesi, kaya kopmaları, aşırı yağışlar ve insan faaliyetlerinin bazı yüksek dağlık bölgelerde yerel tehlikeleri artırabildiğini ortaya koyuyor.


Yorumlar 0