KISA KISA

Haberin öne çıkan noktaları

  • Akademisyen Yektan Türkyılmaz, Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçmesiyle yeni bir aşamaya taşınan Terörsüz Türkiye sürecini ve Kürt siyasetindeki gelişmeleri değerlendirdi. Türkyılmaz, sürecin hem Kürt toplumu hem de zaten ağır yara almış Türk demokrasisi açısından ciddi bir felaket riski taşıdığını savundu.

Çerçeve Yasa’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçmesiyle, yaklaşık iki yıldır adı üzerinde uzlaşma sağlanamayan süreçte yeni bir eşik aşıldı. İmralı ile iktidarın öncülük ettiği görüşmelerin ardından sürecin yeni adımlarla devam edeceği izlenimi güçlendi.

Atılan somut adımlar, kendisini “Kürtleri temsilen” konumlandıran hareketin iç işleyişini, hiyerarşik yapısını, farklı bileşenlerini ve siyasi hamlelerini de daha görünür bir tartışmanın konusu haline getirdi. Uzun süre ertelenen bu tartışma, Abdullah Öcalan’ın hareket içindeki konumunun önceki dönemlere kıyasla çok daha açık hale gelmesiyle birlikte Kürt düşünce dünyasının yanı sıra Türkiye kamuoyunun da gündeminde üst sıralara yerleşti.

Berlin’de yaşayan antropolog ve tarihçi Yektan Türkyılmaz, bu dönemde “Apocu network” olarak tanımladığı çevrelere yönelik en sert eleştirileri dile getiren entelektüeller arasında yer alıyor. Türkyılmaz, Kürt kamuoyunda bir süredir devam eden yoğun ve sert tartışmaların da merkezindeki isimlerden biri. Kadir Güneş’in fotoğrafını çektiği Türkyılmaz’a göre son müzakereler sonucunda ortaya çıkan siyasi tutum, hem Kürt toplumu hem de bir ayağı çukurda bulunan Türk demokrasisi bakımından “felaket” niteliğinde.

Türkyılmaz’la, Kürt düşünce dünyasında sorgulama ve yüzleşme arayışını, çoğulculuk talebini ve bu tartışmanın kendi akademik ve siyasi serüvenindeki karşılığını konuştuk.

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler eğitimi almış, ardından antropoloji ve tarih alanlarında çalışmış bir akademisyensiniz. Güncel siyasetin doğrudan içinde olmadığınız halde son Terörsüz Türkiye sürecindeki değerlendirmelerinizle özellikle Kürt kamuoyunda öne çıktınız. Sizi destekleyenler kadar sert biçimde eleştirenler de var. Neden konuşmayı, hatta ısrarla konuşmayı tercih ettiniz?

Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler eğitimi aldım. Daha sonra Atatürk Enstitüsü’nde yüksek lisansa başladığım dönemde, 1990’ların sonlarında, pek çok kişi gibi Tek Parti dönemine odaklanıyorduk. İskan Kanunu ve Dersim meselesi üzerine çalışıyordum. Aynı zamanda Sumru Özsoy’la birlikte, Türkiye’de ilk kez bir kamu kurumu tarafından finanse edilen Kürt dili araştırma projesinde görev alıyorduk. Sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nde Duke Üniversitesi’nde antropoloji doktorası yaptım ve Ermeni meselesi üzerine çalıştım. Genel olarak araştırmalarımın odağında hep felaketler vardı.

Güncel siyasetle ilgilenmeye başlamamın temel nedeni de akademik çalışmalarım oldu. 2015 ve 2016 yıllarında Hendek Savaşları sırasında yaşananlar, özellikle sokağa çıkma yasaklarının büyük bir trajediye dönüştürdüğü ve “Cizre Bodrumları” adıyla anılan dönem, beni güncel siyasete yöneltti. Türkiye’nin herkesin düşman kabul edilebildiği bir otoriterleşme sürecine girdiğini gördüm. Bu konu, akademik çalışmalarımın alanıyla da doğrudan bağlantılıydı.

Duvar gazetesinde bir yazı dizisi hazırladım. Bir aciliyet ve sorumluluk duygusuyla, “Apocu network”e yakın medya kuruluşlarında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmeler yapmaya başladım. Bir anlamda, o noktadan sonra bu konudan kendimi kurtaramadım.

Değerlendirmelerinizde sıklıkla “Apocu network” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu kavram yalnızca PKK veya DEM Parti’yi kapsamıyor. Sözünü ettiğiniz siyasi ekosistemi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu ağa kimler dahil olabilir, kimler dışında kalır?

Bu, sınırları kesin biçimde çizilemeyen, unsurları birbirine geçen ve zaman içinde genişleyen son derece karmaşık bir ağ. PKK üyesi olmayan kişi ve yapıları da kapsayabiliyor. Avrupa’daki bazı siyasi partiler dönem dönem bu ağın parçası haline gelebiliyor. Türkiye’de kimi zaman ana akım medya kuruluşları dahi bu network’ün unsurlarına dönüşebiliyor.

“Şebeke” gibi daha ağır bir çağrışımı olan bir kelime yerine “ağ” sözcüğünü kullanıyorum. Bu hareket kendisini “Kürt hareketi” olarak adlandırıyor. Ancak bugün Kürtlerle ilgili ortak bir talep taşıdığını düşünmüyorum.

Üstelik yalnızca kendisi böyle bir talep ileri sürmüyor değil; Kürtlerin hak talep etmesine de “tarihsel toplum sosyolojisi” gerekçesiyle karşı çıkıyor. Bunun özellikle vurgulanması gerekiyor.

Bir başka dikkat çekici nokta ise Kürt siyasetindeki tekel konumunu korumakta ısrar etmesi. Oysa bir yapıyı Kürt hareketi yapan temel unsur, Kürtler adına kolektif hak taleplerini savunmasıdır. Öcalan’ın 27 Şubat tarihli bildirgesine kadar bu tür taleplerin varlığından söz etmek mümkündü. Burada söz konusu olan, Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısı yaptığı açıklamadır. O taleplerin ne ölçüde gerçekçi olduğu ya da sahadaki şartlarla ne kadar örtüştüğü ayrıca tartışılabilir; ancak ortada yine de talepler vardı.

Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’teki görüntüsü ve Kadir Güneş imzalı Türkyılmaz fotoğrafı, bu tartışmaların kamuoyundaki görünürlüğünün arttığı dönemde gündeme geldi.

İtirazınızın önemli bir bölümü, Öcalan’ın kendisini Kürtlerin başmüzakerecisi olarak konumlandırmasına ve bu konumun belirli bir siyasi gelenek tarafından sorgulanmadan benimsenmesine yöneliyor. Öcalan’ı bugünkü Kürt siyasal bütünlüğü içinde nereye yerleştiriyorsunuz?

Apoculuk, Kürtlüğün üzerinde konumlanan bir üst kimlik haline geldi. Son 45-50 yıl içinde Kuzey’de bu üst kimlik temelinde bir ulus inşa edildi. Kürtlerin uluslaşma sürecinde bu hareketin etkisinin çok derin olduğu inkâr edilemez. Ancak oluşturulan kimliğin asıl bileşeni Kürtlük değil.

Bu yapı, Öcalan’ın biyolojik ve toplumsal varlığının Kürt ulusunun kaderiyle özdeşleştirilmesi ve ikisi arasında organik bir bağ kurulması üzerinden şekillenen “örgüt-ulus” kimliğidir. Bu tanıma göre benim gibi kişiler yeterince Kürt kabul edilmeyebilir. Harekete muhalif olanlar ise “yerli ve milli” sayılmaz.

Burada yönelttiğim eleştirilerin aynı zamanda bir özeleştiri olduğunu belirtmek isterim. Bir manzaraya fazla yaklaştığınızda bütünü görmeniz zorlaşır. Yazıp çizen insanlar olarak sorumluluğumuzun farkına varmak, yeterli araştırmayı yapmak ve hakikatten yana tavır almak da güçleşir. Ben bu felaketin boyutunu ve ne kadar yakınımızda olduğunu ancak son bir buçuk yıl içinde kavrayabildim.

Süreç başladığında Apocu network’e yakın mecralarda çok sayıda söyleşiye katıldım. Bu yöntemle sonuç alınamayacağını, Öcalan’a verilen tek kişilik rolün ve mevcut örgütlenme biçiminin sorunlu olduğunu söyledim. Türkiye’deki rejim bu haliyle devam ederken herhangi bir sonuca ulaşılamayacağını da ifade ettim.

Röportajların kamera arkasında, görüştüğüm kişilerin neredeyse tamamı söylediklerimi haklı bulduklarını belirtiyordu. Bugün ise aynı kişiler “büyük açılım” ve “dev paradigma değişikliği” ifadelerini kullanıyor. Böylesine büyük bir hareketin içinden tek bir açık “hayır” sesinin bile yükselmemesi, sorunun yalnızca bir kişiyle sınırlı olmadığını, yapısal ve yaygın bir nitelik taşıdığını gösterdi.

Bu tablo, hareket hakkındaki temel varsayımlarımı yeniden değerlendirmeme yol açtı. Eleştirilerim yalnızca anlık bir tepkinin dışavurumu değil. Karşımdaki olguyu kavrama biçimimin eksiklerini görerek hareketin tarihini ve işleyişini sorgulamaya başladım. Benim açımdan bu, bir anlama ve yeniden değerlendirme süreci oldu.

Bir diğer eleştiriniz, Apocu network’ün demokrasiyi araç olarak kullandığı yönündeki görüşlerinizle ilgili. Demokrasi ve insan hakları söylemini öne çıkarırken kendi içinde katı bir parti disiplini uygulayan ve mutlak liderlik kültü geliştiren bu otoriter yapı nasıl ortaya çıktı? Hapishane koşullarına rağmen nasıl bu kadar güçlendi? Türkiye’nin ağır siyasi şartları içinde başka bir mücadele yöntemi mümkün değil miydi?

PKK’nin tek ve bütünlüklü bir tarihi yok. Bu örgütün zamanı ve mekânı farklı parçalara ayrılan bir geçmişi var. Bunun çöpe atılması ya da Kürtlerin bütünüyle reddetmesi gereken bir tarih olduğunu düşünmüyorum. Günahlarıyla ve sevaplarıyla Kürtlere ait bir tarihten söz ediyoruz.

PKK’nin içinde ve çevresinde halkın özgürlüğü, demokrasi ve adalet için gerçekten mücadele eden çok sayıda insan bulundu. Ancak bu insanların başına ağır olaylar geldi. Dahası, onların mücadele ettiklerini ya da fedakârlık yaptıklarını düşündükleri hedefler, ortak ve özgür bir tartışma yürütülmeden saptırıldı ve başka bir yöne çevrildi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih anlatısına benzer biçimde, örgütün de kendi resmi tarihi bulunuyor. Bu tarihi yeniden incelemeye başladığımda son derece ağır bir tabloyla karşılaştım. En kısa ifadeyle, hemen yanı başımızda mutlak liderlik kültü kurmuş ve kendisini İsviçre gibi gösteren bir Kuzey Kore oluşmuş durumda.

Bu kültün nasıl meydana geldiğine ilişkin farklı açıklamalar yapılıyor. Bazıları bunun Stalinist sol gelenekten gelen yapılarda görüldüğünü söylüyor. Bazıları Ortadoğu’nun siyasi kültürüne işaret ediyor. Başka yorumlarda ise Kürt toplumundaki ağalık ve feodalizm geleneği öne çıkarılıyor. Bir başka yaklaşım da dünyadaki şiddet hareketlerine bakıldığında benzer çıkmazların hepsinde görülebileceğini savunuyor. Bu tür örgütlerin özgürlük ararken sonunda özgürlüğü terörize eden bir konuma sürüklendiği belirtiliyor.

Ancak bu açıklamaların tamamında, yaklaşan felaketi sıradanlaştıran ve normalleştiren bir taraf var. Ayrıntılara burada bütünüyle girmek güç; fakat karşı karşıya olduğumuz kişi kültü ve bunun kurulma yöntemleri benzersiz. Bu yapıyla, sol hareketlerde görülen bazı tek adamlık örnekleri arasında yüzeysel bir benzerlik kurulabilir. Pol Pot veya benzeri tarihsel figürlerle karşılaştırma yapılabilir. Fakat burada kendine özgü, despotik bir yapı ortaya çıkmış durumda.

Ben bu yapıyı “nekro-despotizm” olarak adlandırıyorum. Merkezinde ölüm kavramının bulunduğu ve ölüm düşüncesinin farklı biçimlerde kullanılmasından beslenen bir anlayış bu. Şehitlik kavramının Öcalan uğruna verilen hayatlarla ilişkilendirildiği bir sistemden söz ediyoruz.

Örgüt açısından tek kişi Öcalan’dır; geri kalan herkes sıfırdır, hatta sıfır buçuk bile değildir. Diğer bütün aktörler plastik, taşınabilir ve bir logo gibi değiştirilebilir unsurlar olarak görülür. Her parça yerinden çıkarılabilir, örgüt bir yapboz gibi yeniden biçimlendirilebilir. Kullanılan ideolojik söylemlerin değeri, yalnızca yönetimsel amaçlarla ne ölçüde işe yaradıklarıyla belirlenir.

Postmodern ya da postyapısalcı kavramlarla süslenen anlatıların tamamı araçsal bir işlev taşır. Bunun yanında, diğer despotik örgütlenmelerde olduğu gibi burada da örgüt içindeki güven ve dayanışma duygularının zayıflatılmasına özel önem verilmiştir. Örgüt üyeleri arasındaki güven ilişkileri bilinçli ve mutlak biçimde parçalanmıştır.

“Uygulama” pratiğini ele alalım. Öcalan dışında örgütün ileri kadrolarında yer alan hemen herkes bu süreçten geçirilmiştir. Uygulama, ağır bir sorgulama mekanizmasıdır. Bu sürece alınan kişiler, “önderlik çizgisine kendisini yatırmamak” gibi suçlamalarla, diğer üyeler tarafından parti çizgisine karşı çıkmakla itham edilir ve yargılanır. Bu ifadeler bana ait değil, örgüt içindeki kullanılan tabirlerdir.

Yöneticilerin her biri, diğer yöneticiler tarafından en az bir kez bu mekanizmanın içine sokulmuştur. Suçlanan üyeler hükme bağlanır ve “özeleştiri” vermeye zorlanır. Ardından Öcalan, “sanık” konumundaki bu kişileri düştükleri yerden kaldırır, onlara yeni görevler verir ve kendilerini yeniden kanıtlamalarını bekler.

1980’li yıllarda Esat Oktay Yıldıran’ın yönetimindeki Diyarbakır Cezaevi’nde en ağır koşullarda tutulan PKK’li bir yönetici, cezaevinden çıktıktan sonra örgütün o dönemde konuşlandığı Bekaa Vadisi’ne gitti. Bu kişi burada örgütün kendi hapishanesinin idaresinde görev aldı ve oradaki şartların Diyarbakır Cezaevi’ni bile arattığını söyledi.

Öcalan etrafında oluşturulan kişi kültünü yalnızca karizma kavramıyla açıklamak mümkün değil. Örgüt içindeki zorbalık ve sistematik terör bu süreçte çok büyük rol oynadı. Paranoyaya dayalı infazların, endoktrinasyon yöntemlerinin ve işkence uygulamalarının ayrıntılarına, söyleşiyi aşırı derecede grafik bir noktaya taşımamak için girmiyorum.

Bu değerlendirmelerinize rağmen ortada değiştirilemeyecek gibi görünen bir durum var. Söz konusu hareket Kürt coğrafyasında ve Kürt toplulukları içinde hâkim konumda. Ayrıca iktidarla yürütülen müzakerelerin tam merkezinde bulunuyor. Bu şartlarda Kürt hareketinin ya da Apocu network’ün Erdoğan iktidarının uzattığı eli geri çevirme seçeneği var mıydı? Kürt hareketi neyi farklı yapabilirdi? Kürt tabanının bu yapının attığı adımlara güvenerek kalıcı ve önemli kazanımlar elde etme ihtimalini tamamen dışlıyor musunuz?

Şu anda Kürt tarafını gerçekten temsil eden bir aktör bulunmuyor. Yaşanan şey, tek kişinin oynadığı bir satranç karşılaşması. İmralı’yı denetleyenler önce beyaz taşları, ardından siyah taşları oynatıyor.

1999’dan bu yana farklı iktidarlar görevde olmasına rağmen tutsak durumdaki Öcalan’ın kendi iradesiyle hareket ettiğini ve bu iradeyi dışarıya aktarabildiğini düşünmek metafizik bir kabuldür. Bu, gerçekle kurulan bağın kopması anlamına gelir.

Sonuç itibarıyla Öcalan bu süreçte içi boş bir kâğıdın altına imza attı. Kâğıt o kadar boştu ki Öcalan’ın partisi, Meclis Genel Kurulu’na kendilerinden “terörist” diye söz eden bir yasa tasarısını kendi eliyle sunmak zorunda kaldı. Kanun metni ortada. Bu metinde Kürt kolektivitesi, Türkiye’deki haklar veya özgürlükler bakımından “müzakere yoluyla elde ettik” denilebilecek ne var?

Asıl soru şu: Hiçbir hedefiniz yoksa neden savaştınız? Hiçbir sonuç elde etmeden sona erecek bir savaşı niçin yıllarca sürdürdünüz? Bu soruların hesabını vermesi gerekenler bugün hesap soran konumda.

Devletin yapısı değişmeden ve Türkiye’de hukukun üstünlüğü tesis edilmeden ilerlenebilecek bir yol bulunmuyor. Adalet sağlanmadan despotik bir rejimle barışmak, o rejimi galip hale getirir. Üstelik barışmakla silahlı faaliyete son vermek arasında da...

Yorumlar 0

0/1000
Yorumlar yükleniyor...