KISA KISA

Haberin öne çıkan noktaları

  • Steve McQueen’in “66–76–26” adlı ses yerleştirmesi, Nina Simone ile David Bowie’nin hiç gerçekleşmemiş düetini karanlık bir galeride buluşturuyor. Sergi, iki sanatçının yorumları üzerinden aşkı, hafızayı ve çalkantılı dönemlerde insanın tutunduğu değerleri ele alıyor.

Guggenheim Bilbao Müzesi’nde Steve McQueen’in “66–76–26” adlı sergisi, ziyaretçileri karanlık bir odaya davet ediyor. Kabarık halının ve birkaç ışık noktasının bulunduğu mekânda, Nina Simone bir köşeden şarkı söylüyor; David Bowie ise başka bir köşeden aynı eserin sözleriyle ona karşılık veriyor. Ancak bu karşılaşma gerçek bir düet değil: İki sanatçı şarkıyı hiçbir zaman birlikte seslendirmedi. McQueen, kayıtları mekânda yan yana getirerek görüntüye dayanmayan bir ses heykeli oluşturuyor.

Simone’un ve Bowie’nin sesleri dinleyicilere tanıdık geldiğinden, yerleştirme bir aile sohbetine kulak misafiri olma hissi yaratabiliyor. Ziyaretçiler, iki sanatçının kendi aralarında paylaştığı özel bir ana tanıklık ediyormuş gibi hissediyor. Farklı köşelerden duyulan iki ses, serginin merkezindeki ortak duyguda, aşkta birleşiyor. McQueen’in ifadesiyle, bu eserde duyulan seslerden biri de izleyicinin kendisi.

“Wild is the Wind” McQueen’e nasıl ilham verdi?

Oscar ödüllü sinemacı ve sanatçı Steve McQueen, “Wild is the Wind” adlı şarkıyı ilk kez 30 yıl önce dinledi. Dmitri Tiomkin’in bestelediği, Ned Washington’ın sözlerini yazdığı eser, 1957’de aynı adlı film için hazırlanmıştı. Nina Simone şarkıyı 1966’da kendine özgü bir yorumla yeniden şekillendirdi; David Bowie ise 1976’da Simone’un yorumuna saygı niteliğinde bir kayıt yaptı. McQueen’i iki performansta da etkileyen temel unsur, yoğun özlem duygusu; istemek, ihtiyaç duymak ve birine mecbur hissetmek oldu.

Şarkının sözleri, sevilen kişiden karşılık bulma ve onunla özgürce uçma arzusunu rüzgâr imgesi üzerinden anlatıyor. Anlatıcı, sevgiyi vahşi rüzgâra benzetirken öpücükle başlayan bir dünyadan, dokunuşla duyulan mandolinlerden ve sevgilinin kendisi için bahar, her şey ve hayat olmasından söz ediyor. Bir yaprağın dala sarılması gibi sevdiğine sarılma isteği de sözlerde yer alıyor; iki âşık, rüzgârın yarattıkları ve onun kadar özgür, vahşi varlıklar olarak tasvir ediliyor.

Sergi küratörü Lekha Hileman, eseri deneyimlemek için ziyaretçilerin şarkıyı, Simone’u, Bowie’yi ya da McQueen’i önceden tanımasının gerekmediğini belirtiyor. Euronews Culture’a konuşan Hileman, yerleştirmenin hissetmeye ve o anda kalmaya odaklandığını, ziyaretçilere yavaşlayıp karşılarına çıkana kendilerini açma fırsatı sunduğunu söylüyor. Küratöre göre bu yönüyle sergi, herkesin deneyimleyebileceği evrensel bir nitelik taşıyor.

Bowie ile Simone 1975’te nasıl tanıştı?

McQueen için ilham yalnızca şarkının kendisinden ibaret değil; eserin sonraki kuşak sanatçılar aracılığıyla tekrar tekrar hayat bulması da önemli. Sanatçı, Bowie ile Simone’un 1975’te tanışmasına ilişkin hikâyeyi de aktarıyor: Simone’un kızı Bowie’nin konserine gitmek isteyince annesini de yanında götürüyor ve konserin ardından ikili tanışıyor.

McQueen, Bowie’nin yorumunu Simone’a yöneltilmiş bir saygı duruşu olarak değerlendiriyor. Ona göre Bowie, Simone’un sesini belirli ölçüde örnek alıyor, ardından şarkıyı farklı bir yöne taşıyor. Eserin ilk kaydı ise Simone’un yorumundan oldukça farklı: 1957’de Johnny Mathis’in seslendirdiği özgün versiyon, sonraki iki sanatçının yorumuyla aynı biçimde değil.

McQueen, Simone’un şarkıyı bambaşka bir düzeye çıkardığını ve iki kaydın yan yana gelmesinin birbirini tamamladığını düşünüyor. Her iki sanatçı da eseri la majör tonunda seslendirdi. McQueen, iki taşı yan yana koyunca kıvılcım çıkmasına benzettiği bu birlikteliğin, kendisine göre, Simone ile Bowie’yi de olağanüstü mutlu edeceğini söylüyor.

Sergi hangi tarihsel dönemlere ve duygulara bakıyor?

“66–76–26” adı, Simone’un 1966’da ve Bowie’nin 1976’da yaptığı kayıtlara, ayrıca serginin 2026’da Guggenheim Bilbao’da açılmasına gönderme yapıyor. Her iki kayıt da siyasi gerilimin yüksek olduğu dönemlerde yayımlandı. Yerleştirme, şarkının yıllar içindeki etkisinin yanı sıra kayıtların ortaya çıktığı toplumsal ve politik koşulları da düşündürmeyi amaçlıyor.

Hak mücadelesi hareketi, Vietnam Savaşı ve Watergate skandalı gibi gelişmelerin damgasını vurduğu çalkantılı, belirsiz ve dönüşüm içindeki dönemlerde yayımlanan kayıtlar, günümüzle de bağ kuruyor. McQueen, bugünün de büyük bir çalkantı içinde göründüğünü belirterek böyle zamanlarda insanların en kıymetli buldukları değerlere, özellikle aşka tutunduğunu söylüyor. Aşkı temel bir duygu olarak tanımlayan sanatçı, bunun kulağa klişe gelebileceğini ancak insanların aradığı ve ihtiyaç duyduğu şeyin bu olduğunu vurguluyor. McQueen’e göre aşkı yeniden anlamanın bir yolunu bulmak önemli.

Guggenheim Bilbao Müzesi’ndeki sergiye ilişkin Ekim 2026 tarihli görsel kayıtlarda McQueen’in yanı sıra küratör Lekha Hileman, müze direktörü Miren Arzalluz ve sponsor Occident’in bir temsilcisi de yer alıyor. Bu kare 8 Ekim 2026’da Bilbao’da çekildi. “66–76–26” sergisini tanıtan bir başka görselin açıklamasında Guggenheim Bilbao Museum adı, David Bowie ile Nina Simone’u gösteren görselde de aynı kurumun adı bulunuyor. 2026 tarihli Euronews görselinde ise “steve mcqueen: 66-67-26” başlıklı kitaptan bir sayfa yer alıyor. McQueen’in müzedeki 8 Ekim 2026 tarihli bir başka görseli de Guggenheim Bilbao Museum tarafından kredilendirildi.

McQueen’in sinema ve galeri çalışmaları nasıl buluşuyor?

McQueen’in Guggenheim Bilbao’da sergi açması fikri altı yıl önce gündeme geldi. Sergi, sanatçının 57’nci doğum günü olan 9 Ekim’de kapılarını ziyaretçilere açtı. McQueen, 12 Years a Slave filmiyle Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerini kazandı. Hunger filmi de Cannes Film Festivali’nde Caméra d’Or dâhil çeşitli övgülere değer görüldü.

McQueen’in tanınırlığı sinemayla sınırlı değil. Önemli filmlerini çekmeden önce öncü bir çağdaş sanatçı olarak adını duyuran sanatçı, Venedik Bienali’nde Büyük Britanya’yı temsil etti ve Londra’daki Tate müzeleri başta olmak üzere farklı kurumlarda sergiler düzenledi. Guggenheim Bilbao, “66–76–26” ile eş zamanlı olarak McQueen’in filmlerine ayrılmış bir program da sunuyor. Böylece izleyiciler, sanatçının sinema çalışmalarıyla galeri üretimleri arasındaki ilişkiyi birlikte değerlendirebilecek.

Yerleştirme, McQueen’in sanat pratiğinde uzun süredir öne çıkan algı, bedenlenme, hafıza ve süre meselelerini gündeme getiriyor. Aynı zamanda sanatın düşünmek ve karşılaşmak için alan açma kapasitesini de merkezine alıyor. Steve McQueen’in “66–76–26” adlı ses yerleştirmesi, Guggenheim Bilbao Müzesi’nde 13 Şubat 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek.

Yorumlar 0

Yorumlar yükleniyor...